28 Şub 2009

Geçmiş Zaman Olur ki # 1



Geçmiş zaman olur ki ben ve abim daha çok ufağız, benim sakallarımın çıkmadığı yıllar daha. İkimiz de öss'ye hazırlanıyoruz ve delirmişiz. Artık içimizdeki denyoluğu atmak için birbirimizi duvara vuruyoruz. "Lan, geçen ilk sen benim kafamı vurdun duvara, sıra bende lan"cılık en sevdiğimiz oyundu. Ardından da evde, hani ufak potalar olurdu ya onunla basketbol oynardık. İki tane 1,80'lik herif tepiniyor. Alt kattakileri bırakın apartman yerinden oynuyordu. Sonra abim arada basketbol oynarken gaza gelip topu sağa sola fırlatıp apartmanın şalterlerini attırırdı. Çok pis tırsardı ama hımbıl. Bu arada "abi" derken ben 17 yaşımdayım o da 18 yaşında. Şimdi onun okulu olsun, kazanmak istediği bölüm olsun daha zor. Sürekli çalışıyor, bir yandan da Sentenced dinleyip intihar planları kuruyor. Bense bildiğin serseri. Hayatını koltukta yatarak geçiren, dizi, maç izleyip evde nasıl camış beslenir tezini kanıtlamak için yaşayan bir camıştım.

Her neyse, bir gün ufak kuzenimiz bize gelmişti. Kız daha ilkokula gidiyor, hani o aptal mavi önlükler var ya onlardan giyiyordu daha. Sanırım yaşı 9 falandı. Hatta yıl da 2000 olmalı, depremin üzerinden bayağı bir zaman geçmişti. Bizim ufaklığı göreceksiniz ama deprem var dediğiniz anda bile nasıl tırsıyor. Şukufe demek geldi bıcırığa birden. İşte Şukufe okul çıkışı bize gelmiş ve salondo uyuyor. Biz öss mağdurları olarak uyumuyoruz, doğal olarak da böyle bir güzelliği görünce bokunu çıkarmadan yaşayamayız dedik. Bir de garibim o kadar sessiz ki... Şimdi, ben olayı anlatayım. Şukufe koltukta uyumuş ve "gah lan zabah oldu" deseniz uyanacak en son kişidir. O zaman bizim salonda böyle vitrin gibi bir garabet bulunuyordu. Ben onun arkasına geçmiştim, birader de Şukufe'nin yattığı koltuğun arkasına geçmişti. Ben vitrini, kardeşim de koltuğu sallayacak ve "deprem oluyor, deprem oluyor!" diye de ortama biraz hava katacağız. Abi, öyle bir salladık ki harbiden biz bile inandık. Normalde uykusundan hayatta kalkmayan, 8 yaşındaki çocuk bir ayağa fırladı. Gözleri dönüyor, anneme sesleniyor, çıldırmak üzere. Biz dayanamadık tabii ki yarıldık gülmekten. Annem çok kızmıştı bize; ama şu an bile gülüyorum.

Geçen bir bayramda Şukufe'ye bu durumu anlattığımda "abi çok kötüymüşsünüz ya" gibi bir şey demişti de yok be neremiz kötü. Dua et yattığın koltuğu devirip, üstüne vitrini indirmemişiz. Şimdi kocaman olmuş, üniversiteye gidecek bu sene. Seviyoruz seni şebek.

Amerikan Rüyası

Her Amerikan filminde veya dizisinde mutlaka bir kere geçen sözdür. Yırtık elbiseli işçi babanın oğlu yıllar sonra o fabrikanın sahibi olur. bu toplumda hiçbir zaman ümit bitmez çünkü bilirler bugün dibe vurmuş olabiliriz ama yarın zirveye de çıkabiliriz. "atalarımız bu toprakları, özgürlükler ülkesini nasıl kurdu?" sıklıkla bu soru sorulur. Amerikan Rüyası'ndaki aile tipine bakınca; genelde baba bir bankada veya galeride orta düzey yöneticidir yani beyaz yakalı çalışandır. kolejden mezun olmuş şık giyinimli sportif bir delikanlı tipindedir. Eşiyle de zaten kolejde tanışmışlar ve burada evlenmişlerdir. anne büyük ihtimal çalışıyordur. eve hep alış veriş paketleriyle gelir. çocukları bir kız bir erkek bir tane de bebek olarak ayıralım. Erkek tipik Amerikalı gencini temsil etmelidir. 15 yaşında olmasına rağmen güzel bir vücut ve yüz, beyaz bir ten ve spora yatkınlık. Erkek çocuk okulun spor dallarından birisindedir ve evin bir yerlerinde mutlaka ödülleri bulunmaktadır.Ama bu sporu hiç bilmedikleri, fakir Amerikalı çocuklar gibi koleje gitmek için yapmamaktadır. Sırf zevk için spor yapmaktadır. Keza kızımız da aynıdır. o da okulun pon pon takımının bir elemanıdır. Futbol takımında oynayan bir oyuncuyla aşk yaşamaktadır. Ufak velet ise muhteşem bir bebek bakıcısı tarafından yetiştirilmekte. Aile içerisinde inanılmaz bir sevgi, saygı ve bağlılık bulunmaktadır. Baba boş zamanlarında oğluyla beraber bahçede basketbol oynamaktadır. Evler zaten bildiğimiz o müstakil tarzda yerlerdir. Tüm mahalle o şekildedir. Baba bir başka aktivite olarak da bahçesini biçer. Bir de itleri vardır. Koşar durur asla sokağa sıçmaz. Terbiyelidir o da sahipleri gibi. Anne ve baba çocuklarıyla arkadaş gibidirler. Her sorunlarını paylaşırlar. Kız adet gördüğünü, bir erkekle ilişkisinin bütün boyutunu babasına anlatabilir. Muhteşem bir dünyadır ve bu dünyaya herkes sahip olabilir yeter ki hayal edin ve de çalışın. İşte alın size Amerikan Rüyası!!! Yeşil kart çekilişine giren herkesin hayali budur. Önce pompacıda çalışırım ardından kendi benzincimi açarım. Para kazanırım ev alırım, araba ucuz, benzin sudan da ucuz. Sabah akşam köle gibi çalışırım. Millet hep böyle çalışarak zengin olmuş. "Özgürlükler Üülkesi." Bunu üniversitede okuyan veya mezun olan bir insanımızın ağzından duymak kimseyi şaşırtmaz. Tamam ülkemizin ekonomisini herkes biliyor ama Amerika yukarıdaki örnek mi? Karavan mahalleleri, Zenci sorunu, hispanicler, homelesslar hiçbir zaman gözükmemektedir. Tertemiz muhteşem bir dünyadır orası. Gelin çalışın ve de kazanın. İinsan bazen gülüyor bazen de "ulan gitsem mi ya?" demeden duramıyor. Ççünkü sizi oraya çeken bir şey var. İster bilinçaltı isterse de içinizde bulunduğunuz durum olsun sizi/bizi çeken bir güç var. "Belki vardır belki olur" işte sizi çeken güç "Amerikan Rüyası"dır yine. Çünkü ülkenizde rüya görmeniz yasaklanmıştır. Bu topraklarda sadece kabus görmenize izin vardır. Şayet rüya görmeye çalışırsanız birileri onu kabusu çevirir. 2007

27 Şub 2009

Dombili

Her zaman yaşıtlarıma göre daha fazla yiyen birisi olmuşumdur. Mesela 1,5 iskender yiyorsa yanımdaki ben 2 porsiyon yerim. Buna karşılık kilo sorunum olmamıştır, hep aynı kiloda yaşamıma devam ederdim. Geceleri ev arkadaşımla beraber az mı pilav yapıp yerdik, evde pizza kutularından pisa kulesi yaptık. Ama işte gençken metabolizma daha farklı çalışıyor, hareket de var ki en önemlisi spor yapıyorduk. Sonra bu hareketler durdu ne de olsa kilo almıyoruz dana gibi ye. Ulan bir baktım 86 kiloyum. En son 1 sene önce 72 kilo olan adam dana yavrusu olup çıkmış. Kilo aldığımı da anlamam biraz geç oldu. Kuzenimin seneler öncesinden aldığı bir eşofmanı var. Yanları böyle çıt çıtlı olan. Ne zaman onda kalsam hep o eşofmanı giyerim. Ulan, her giydiğimde biraz daha sıkmaya başladı bu eşofman. Hatırlarım ilk giydiğim zaman içinde kaybolmuştum. Geçen gün giydiğimde anladım ki bu göt göbek almış başını yürüyor. Yardım lazım!

Zabri Zarıoğlu

Galatasaray'ın hem bu kadar nefret ettiği hem de bu kadar sevdiği bir başka oyuncu var mıdır acaba? Galatasaray'ın yenildiği her maçta kendisine edilen hakaretin bir istatistiği tutulsa kim bilir ne biçim bilgilere ulaşılır. En son Kocaeli maçından sonra sanırım Ekşi Sözlük'te kendisine 200 civarı entry girilmişti. Buna karşılık Galatasaray'ın kazandığı her maçta da kendisine entry girilir. Bir kere çok istikrarsız bir oyuncu. Beş maç iyi oynayıp, on maç kötü oynayacak cinsten. Sanırım en iyi zamanında satılması herkes için iyi olur. Orta yapamıyor, adam geçemiyor vs. şeyleri sıralamak bence artık gereksiz. Türkiye'de kaç tane oyuncu bunları yapabiliyor? Zaten yapan da bu topraklarda kalmayıp, hemen el diyarlara gidiyor. Bence Sabri'nin tek eksiği iyi bir kuaför.

26 Şub 2009

İstanbul

Istanbul (Vitamin Cover).mp3 - gittiğin yerler nasıl, bilinmez güzelim istanbul'da sular akmıyor mutlu musun oralarda? bilinmez güzelim bana buralarda kimse bakmıyor uçaklar rötar yapmış trafik sıkışık çöpler yine birikti arka bahçeye yağmurun elleri, gitarın telleri yok sen de yoksun yanımda özlemişim çoook bu sabah yine her sabah ki gibi sıkıldım istanbuldan moralim bozuk, cereyan kesik, hele bir de sen yoksun ya, çok yazık gittiğin yerler nasıl, bilinmez güzelim buralar aynı, o günden beri yediğin, içtiğin, gördüğün senin olsun anlatma sebil sevildiğini gittiğin günden beri ne günlerim oldu bazen sevinçliydim, bazen gözlerim doldu sen orada ben burada, el ne karışır çok acele gelmen lazım bize istanbul yakışır bu sabah yine her sabah ki gibi sıkıldım istanbuldan moralim bozuk, cereyan kesik, hele bir de sen yoksun ya, çok yazık hele bir de sen yoksun ya! çok yazık!

Müdür Müdür Müdür!!!

Tansaş'ın bir reklamı vardı; müşteri şikayetçi ve derdini yetkili birisine anlatmak için reyon görevlisine müdür soruyordu. Eleman da elindeki maydanozu göstererek "müdür bu, buna konuş" gibi bir şeyler demişti. Ne yazık ki ülkemizde müşteri memnuniyeti bu şekilde oluyor. Artık gerisini siz düşünün. Qmatik'e tıkladım ve 3340 sıra numarasını verdi. Daha sıra 3370lerde ve araya giren de bir sürü insan oluyor. Hatta bu araya giren insanların sayısı her dakika daha da artıyor. Bankada oturacak yer yok, dışarısı soğuk. Kar yağacak zamanı buldu. Arada dışarı çıkıp, sigara içiyorum; ama yok hocam nuh diyor peygamber demiyor. Sıra hala 34'lere gelmemiş. En iyisi müzik dinlemek, böylece yaşlı amca ve teyzelerin gelinleriyle olan muhabbetlerinden de kurtulmuş olurum. Araya eklemek istiyorum, bir keresinde bir amca esir almıştı beni, torunu Marx okuyormuş da dünyayı mı kurtaracakmış! Yeter ulan, bir kere de konuşmayan bir insan denk gelsin bana. Yaşlıların tek sosyalleştiği yeri ben parklar diye biliyordum. Buna artık kuyruklar da eklendi. Her neyse, konuyu sapıttım. Ben boş bir yer buldum, ne kadar ayakta kalırsam o kadar çok sigara içiyorum o da kötü. Sigaramı da değiştirdim zaten, zift gibi allahsız. Yaklaşık bir buçuk saat İş Bankası'nın kırmızı koltuklarında oturdum. Tam bu sırada içeriye laz başkan dede girdi ve tüm bankayı birbirine katmaya başladı. - Müdürrrrrrr - Nerde müdür - Ahırın müdürrüüüü!!! Dede öyle bir bağırıyor ki ben çıkardım kulaklıkları başladım olayı izlemeye. Yanımda oturan teyze de gaz veriyor. "Haklı haklı adam." Allah, sen misin bunları duyan? Dede daha da gaza gelmeye başladı. Herkes kalktı bağırıyor, veznedekilere hakaretler ediyorlar. "Bağırma, kes işini yap, sus, kimsin sen, lak lak" Baktım dede iyice gaza geldi ve bize de çemkirmeye başladı: "Hakkınızı arasanıza" Ulan, kalkıp iki tane çakayım dedim içimden, neyin hakkı dede? Yarım saat bekleyemedin, sıranın önüne geçmek için köylü kurnazlığı yaptığını anlamıyor muyum ben? Veznedeki kadın da bana "açık verdim geçen bu kadar kalabalıkta. Yavaş yapıyoruz o yüzden." diye dert yandı. Ah Tansaş'ın müdür olacaktı orada var ya. Para yatırdığıma da yatıracağıma da pişman ettiniz beni.

25 Şubat 2009 Real Madrid - Liverpool Maçı

İlk yarısını tam olarak izleyemediğim için cidden üzüldüğüm karşılaşma. Bunda da yaklaşık 1,5 doğru dürüst futbol maçı izlemem etkiliydi. Yine izleyip, zevk almayacağım diye düşündüm durdum. Tabii ki yanılmışım, bir kere Liverpool. Ligin başlangıcında iyi bir form yakalamıştı İngiliz ekip; fakat ardından tökezlemeye başladı. Hele ki Everton ile yaptıkları üst üste iki maçtan kötü sonuçlar alması bu maçta da aynı sonucu doğurur diyordum. Olmadı ama, ligde ne zaman kopsalar Avrupa'da mükemmel oynayan bir ekip Liverpool. Real Madrid'de Robben tek başına şov yaptı. Sağdan, soldan, ortadan her taraftan rakibi taciz etti. Bunun yanında da hala pas vermeyi bilmiyor, yine de izlemesi en zevkli oyunculardan birisi. Alonso, orta sahanın biraz ilersinden bir şut yolladı Casillas'a. Birkaç sene önce lig kupasında alt liglerden bir ekiple maç yaparlerken buna benzer bir gol atmıştı. Oyunu iyi takip ediyor. Ve son söz de Yossi'ye. Beşiktaş'a üç gol attığında Faik Gürses tarafından ırkçı sözler sarf edilmişti kendisine. Umarım bu maçı izlemiştir de dediklerinden utanıyordur.

25 Şub 2009

Sigara Lan Sigara

böyle ufacık bir boktuk tamam mı? çok iyi hatırlıyorum, mahallenin serserileri ile takılırdım. onlar da benden 3-4 yaş büyüktü. yani çoğu ortaokula gidiyordu. ha, bu arada annem duysa, görse bu itlerle takıldığımı bir daha sokağa çıkamam. tırsıyorum bir yandan da bu yüzden. dal sigara bulmuşlar ya da babalarından çalmışlardı, 5-6 kişiyiz herkes sırayla "çek bi fırtt" yapıyor. sıra bana geldi, ben de çektim; ama ne çekmek ağzımdan gözümden duman, gözyaşı çıkıyor. gülüyor ibneler. sanki onlar çok güzel içiyor da. her neyse, tam bu sırada oradan bir herif geçti ve bana "sen x'in oğlu değil misin?" diye bağırarak soru sordu. aha dedim, sıçtık nerden tanıyo lan babamı. yok değil diyorum inanmıyor herif de. görmüş anlatıyor babamın dükkanını. sonra eve gittik; ama ben nasıl tırsıyorum o hafta. büyük ihtimalle herif söylememiş. daha sonra yine bir sigara içme deneyimimiz oldu. abimle birlikte babamın kafasında tepiniyoruz "biz de içeezzzzzzz" diyerekten. adam, lan gidin diyor buna karşılık biz resmen kafasına çıkmışız, zıplıyoruz. tamam, dedi al çek. ama bir çektik lan o ne? geçen seferkinden daha beter bir şey. boku sar iç daha güzeldir. su şişesini kafamıza diktiğimizi hatırlıyoruz. bir yandan da ağlıyoruz. abim bir yaş büyük ama büyük benden. su içmek için vuruyor bir de bana. ona da ağlıyorum. babam da orada "kıs kıs kıs" diye gülüyor. ulan ne berbat bir şeymiş. ardından da okurken dellenmiştim ve arkadaşımdan durup dururken sigara istemiştim. "alışırsın" demişti ve vermedi. o gün verseydi o sigarayı şu an 8 senedir sigara içiyor olurdum. vermedi, iyi arkadaşımdı. sonra ne oldu askerde dellendim istedim, bu sefer de devrelerim aynı sebepten vermedi. sonra uzun dönemlerden istedim ve verdiler. evet, mal gibi bir senedir sigara içiyorum. helal bana, günde 1 paket ciğerlerime inmekte. ilk sigara deneyimi de çok acı be!

Ertem Şener

Spiker konusunda medyamız o kadar kötü ki kimi koyarsanız insanlar televizyonda maçları izliyor. Bu da seyir zevki açısından maçı izlenebilir kılmıyor. Mesela Emre Tilev, bence Avni Küpeli'den sonra televizyon izleyicisinin başına gelmiş en kötü insandır. Sabah Sabah Seda Sayan bile Emre Tilev'e göre çekilir cinsten. Her neyse dün Inter-Manu maçı vardı ve spikerimiz her zamanki gibi Ertem Amcaydı. Bu kez Evra'nın 25 kardeşi olduğundan hiç bahsetmedi; ama yine de inciler döktü durdu. "İbrahimoviç, Berbatov, Adriano öyle bir golcüler ki topa iki kere vurduklarında 3 tane gol olur." dedi. Evet, abartma yapılır; ama bu ne? Basket faul gibi bir kural mı var? Gol+penaltı! Julio Cesar'ın kurtarışı sonrasında "Sezar'ın hakkı Sezar'a" gibisinden bir söz söyledi. Sanki arkadaşlarıyla evde maç izleyip, yanındakine fikrini belirtiyor gibi. Sonra, maça gitmişse hemen hava atar: "siz göremiyorsunuz ama burada çok şeyler oluyor" gibisinden. Gerçi yine de iyidir, başkası sunmasın da. Bu arada bir dahaki maçta not tutacağım bakalım neler söyleyecek.

24 Şub 2009

Blindness

Gece gece oturup izlediğim ve açıkçası hayal kırıklığına uğradığım film. Jose Saramago'nun Körlük adlı romanından uyarlanmıştı film. Kitabı okurken nasıl bir keyif aldığımı anlatamam. Bunda da Saramago'nun o anlatımı etkili. Aynı zevki filmden beklemek boşunaydı. Filmde Julianne Moore, Mark Rufallo, Danny Glover ve Gael Garcia Bernal'i görüyoruz. Filmin konusu adından da anlaşıldığı gibi körlük. Birisi trafikte aniden kör oluyor ve bu hastalık yavaş yavaş herkese yayılıyor. İşte, kitaptan uyarlama filmler her zaman sorun olur. Mesela buradaki körlük ahlaksal anlamda insanların çöktüğü, birbirine yabancılaştığını belirtmek istiyor; ama olmuyor. Filmde bunu alamıyoruz. Bir tek doktorun karısı kör olmuyor. O da sanırım dini inançları olan iyi bir hristiyandı. Çocuklar bile kör oluyor, bunda da sanırım hrıstıyanlıga göre her insan doğarken günahkar doğar düşüncesi mi etkilydi. Sonra film bir anda bitiyor. Olaylar nasıl gelişmiş, nereye varmış anlaşılmıyor bile. Sadece göstermelik yapmışlar. Hele ki kitabın en heyecanlı yeri olan hastane/hapishane bölümü çabuk geçiyor. Her neyse, sebebini hatırlamıyorum; ama ben bu kitabın son 20 sayfasını okuyamamıştım. Dedim bari filmi izleyeyim de tam olsun. O da ne? Korsan dvd'nin son dakikaları yok. Filmin de sonunu izleyemedim. Bilmiyorum en sonunda ne oluyor cidden bilmiyorum. Belki herkes sağır oluyordur. Ben de, sen de hepimiz de körüz. Etrafımızda olan biten olaylara karşı hep suskunluk içindeyiz. Ta ki sıra bize gelene kadar bu körlüğümüz devam etmekte. "Ama" evet, amaları duyuyorum. Ama ne yapabilirim? ama beni kim koruyacak? ama tek başıma yapsam ne olacak? Ama haklısın sanırım!

23 Şub 2009

Avni Küpeli

Basketbola başladığımız yıllar ve o zaman herkesin hayran kaldığı bir ikili vardı: Murat Murathanoplu ve İsmet Badem. Tamam, İsmet Badem çok kötüydü; ama bir şey yapıyordu ve sevdiriyordu kendisini. En azından ilk başlarda bize bu sporu sevdiren bir insandı. Bu ikiliyi genelde Avrupa kupası maçlarında dinledik. Bunun yanında lig maçlarını Trt verirdi ki bu herkes için tam bir eziyetti. Maçları sunan Avni Küpeli takım elbise ile salona gelirdi. Düşünün artık televizyonda nasıl can çekiştiğimizi. Mesela kısa bir oyuncu turnike atmışsa "pota altından çok etkili" diye bir söz kullanırdı. Hocam, pota altında etkili olmak o anlama gelmez? Yıllarca hücum faul-savunma faulü tanımını öğrenemedi. Rebound mücadelesi olur ve karşı takımın oyuncusu faul yapar. Avni amca da hemen hücum faul der. Eee, ama serbest atış kullanıyorsa o takım nasıl hücum faul oluyor.(Faul hakkı dolmuş) İsimleri sallar zaten. Yıllarca bu sporun içinde olup da hiçbir şey öğrenemeyen, daha da kötüleşen bir insan. Melih Gümüşbıçak, Ender Bilgin bile kendisini ne kadar geliştirdi bu konuda. Ama ne yapacaksın Trt'ye kapağı atmış bir kere. Millet de yıllarca bu insanları dinlemek zorunda kalıyor. Bir de kankası var Gökhan diye. O kendisinden de beter. Hiç değilse futbolda bu kadar eziyet adam yok.

22 Şub 2009

Miika Tenkula

Miika Tenkula, bu ayın 19'un intihar etmiş. Ben bunu da Libya'daki kardeşimin Facebook'undaki iletisinden az evvel öğrendim. 1999 yılıydı ve kardeşim eve bir kaset getirdi. "Olm çok sevcen bak, süper valla..." hmıs hımıs yaparak taktık kaseti, harbiden de güzeldi. Depresif bir şeydi; ama öyle emo gibi değil. Harbi heavy metal yapıyor yani adamlar. Lan, dinleye dinleye biz ölecek duruma geldik filan. Sonra lise bitti hala dinliyoruz bu herifleri. Bir de eski albümlerine de ulaşmışız filan, evde bir sentenced havvası Ranta, Tenkula beni çok severmiş... Böyle gaza geldik. Ardından da grup seri sıçışlara geçti. O an bıraktım zaten, tam da müzik dinlemeyi kesmiştim. Ben de albüm almayınca grup parasız kalmıştı en son. Her neyse, hastaymış galiba Tenkula abimiz, bayağı bir kilo almış. Ardında da intihar. Aslında Lopakka ölür diye bekliyordum ya... Mekanı cennet olsun ya da toprağı bol olsun mu derler.

21 Şub 2009

Fatih Sonkaya

Türkiye'ye transfer olmadan önce bile adı bilinen futbolculardan birisiydi. Hatta Beşiktaş'a geldiğinde "sağ bekte 2. fatih dönemi" denilmişti. Fatih Akyel'den boşalan yeri dolduracağına herkes inanıyordu. Açıkçası kendisini izleyen insan sayısı çok azdır o zamana kadar; ama ne yapalım biz de aynen böyle dedik. Sonra ne mi oldu? Beşiktaş, yine zorlandı doğal olarak da Fatih göze en batan isim oldu. Ardından Porto'ya resmen ittirildi bu oyuncu. Az evvel netten aradım baktım da bir yerde Bursaspor'da olduğu, başka bir sitede ise Portekiz Ligi'nde gezdiği yazıyor. Hatta bir yerde de tekrardan Hollanda'ya döndüğü yazıyordu. Bir anda milli takıma kadar yükselen ardından da unutulan böyle kaç oyuncu var acaba?

20 Şub 2009

Nörüyon?

Askerliğimi yaptığım Yozgat, tipik bir İç Anadolu şehriydi. İnsanlarından, konuşmalarına kadar her şeyiyle bulunduğu coğrafyanın etkisini size hemen hissettiriyordu. Acemilik dönemimiz 1 ay olduğundan ve sadece haftasonları çarşı iznine çıktığımızdan insanlarla fazla muhatap olamıyorduk. Deli danalar gibi o soğuk havada dolandığımız günleri unutamam hiç. Usta birliğine geçtiğimizde artık bir şekilde insanlarla iç içeydik; ama bir sorun vardı. Ben insanların dediklerini anlamıyordum. Bir gece devriye için dışarı fırladık. Saat gece 12-1 civarları, etraf karanlık ve buz gibi. Bir traktör kaza yapmış römorkı bir arabanın üstüne çıkmıştı. Sonuçta da yol kapanmış ve trafik felç olmuştu. Şaka lan şaka, zaten o köyde toplam iki araç var, ikisi de orada işte. Komutan "git sor nasıl olmuş kaza cavuş, tutanak tutalım ya" diyerekten topu bana yolladı. Ben de aldığım gaz ve pasla adamlara sordum; ama bir bok anlamıyorum. Zaten soğuk, bir yandan da uykum var. Bizim komutana da "komutanım sağdan gelmiş, yol vermemiş filan diyorlar ama bi bok anlamıyorum ya dediklerinden" demem üzerine bana hak vermişti. Asıl olay ise şimdi başlıyor. Traktör sonuna kadar tezek yüklü. O soğuk havada bir de rüzgar çıkıyor off düşünün ortamdaki kokuyu Bizim komutan fırladı traktörün üstünde tepiniyor, alttaki arabayı kurtarmak için. Benim devrem de baktım hareketlencek, o da el atacak traktöre. Lan oğlum adam buradan çıkacak evine gidip duşunu alacak, sonra da kamuflajını eşine verip makinede bir güzel yıkatacak. Peki ya biz? Bir kere duş alamayacağız, her tarafımız tezek kokacak. Sonra duş alsak bile kamuflajları yıkatamayacağız ve tezkere zamanına kadar tezek kokacağız. Uzaktan seyrettik biz olayı piç gibi. Arada arabayı iteledik sadece ki o da yalandan. Buz gibi hava, tezek kokuları, dilini anlamadığımız insanlar... --------- Mesaim başlamış ve ben deli gibi basketbol oynuyorum. Tam bu sırada köyün çocuklarından birisi deli gibi pota altında dolaşıyor. Lan dedim biraz da sempatik olayım, "nörüyon lan?" dedim piçe. "Sana ne, sana ne nörüyosam" diye cevap vermesin mi it! Hemen askeri araziden kovmuştum pezevengi. Zaten köyleri tezek kokuyor it herif.
foto

Keith Van Horn

Utah Üniversitesi'nden mezun olan ve Tim Duncan'ın seçildiği sene 2. sıradan Nba'e adım atan beyaz oyuncu. Kendisini çok az kişi sever. Hele o dizine kadar çektiği çoraplar yüzünden millet nefret eder kendisinden. Muhteşem bir şutördür aslında; bunun yanında da değeri hiçbir zaman anlaşılmamış bir Larry Bird çakması. Tabii ki bu bana göre, yoksa dediğim gibi kimse beğenmez bu tipsizi. Bir sene yatıp para aldı. Bu da ne çakal olduğunu gösterir. Ayrıca kolejde okurken bebe sahibi olan pf. Nba'de şu ana kadar sevdiğim birkaç oyuncudan birisiydi. Geçen gün nba tv jeneriklerinde görünce gözümden yaş geldi resmen. Hani aileden birisi olarak görürsünüz ya birilerini Keith de benim için öyleydi. (İsmiyle hitap ediyorum.) Sokağa çıktığımda Keith abim gibi ben de çoraplarımı dizlerime kadar çekmeye çalışıyordum; fakat biraz itici durduğundan yarıya kadar çekerdim. Ne zaman bir maçta birisi üst üste serbest atış soksa aklıma hemen Keith abimin kolejdeyken 100 tane soktuğu serbest atış rekoru gelirdi. O beni pek sevmezdi; ama ben onu çok severdim. Hatta sixers'ta oynamam ben dediğinde "Keith abi niye ya" soruma cevap bile vermemişti. Sonra oraya gitti ya orası da ayrı bir komedi. Yengem de iyi bir kadındı. Beraber okurlarken pek sorun çıkarmadı. Yeğenime iyi anne olmak için elinden geleni yaptı. Dediğim gibi iyi kadındır. Zaten ailesi de iyi bir demokrattır. Tipik bir Amerikan ailesi. Ne zaman bir maçta birisi abim için bir şeyler dese hemen suratına tekme atardım. O derece severim kendisi. Tutup da iki saat kendisini övmektense bir tekme ya da tokatla rakibimi sustururdum. Bunu da abim öğretmişti bana. Her ne kadar soğukkanlı, düzgün birisi olarak gözükse de aslında psikopattır. çaktırmaz sadece. Keith abim Nba'deydi. Ne zaman maçını verecek olsa tv'nin geçerdim karşısına. Larry Bird'den sonra gelmiş en iyi beyaz. Biraz zayıf ve hasta görünümlüydü; ama çok iyi şut atardı. Ne hikmetse oyun tarzım ona hiç benzemedi. Üstümde o kadar emeği olmasına rağmen hiç baskı yapmadı yani bu konuda. İlginç(!?)
Yaşı ilerledikçe yavaşlamaya ve sakatlanmaya başladı. İyice hızlanan ve fiziksel olarak güçlenen Nba'de zor zamanlar yaşadı. Bıraktı gitti, mesaj atmıştı bana "sikerim lan bu saatten sonra, oynamıyorum. Al topu sahaya gel" diye. Gidemedim de, kontorum yoktu cevap da veremedim. Gsm olarak farklı oldugundan odemelı sansım da olmadı. Bu da hep içimde kalmıştır. Nasıl Keith abimin değeri anlaşılmamışsa benim de Keith abime atamadıgım bu mesajın sebebini o anlayamamıştır. Her neyse düzgün bileklerine ve yengem ile ufaklığa bol selamlar. Özletme arada ara. Mesaj atma cevap yazamıyorum. Hala pintisin pis beyaz.

19 Şub 2009

Yıllar Sonra

Şimdi biz biraz ana kuzusu gibi yetiştik. Bizim zamanımızda anadolu liselerine girmek için ilkokul 5'te sınava giriyorduk ve doğal olarak da son senede zoraki olarak dersane denen zulm kapısını yaşıyorduk. Babam da bizi illa annemle gönderiyor. Burada biz derken bir sene önce abim, ardındaki yıl da benle annem geliyor. Her neyse, ben artık diyorum ki "lan giderim ben tek, koca herif olmuşum." buna karşılık annem hiç sallamıyor bile. "olmaz olmaz, baban izin vermez." Lan gittiğimiz yer de Üsküdar-Kadıköy, en fazla dolmuşsa 15 dakika sürecek. İlla anan götürecek. Sonra ne olduysa bir pazar annem siktiri çekti artık bana. Ben de mutlu haberi aldım ya nasıl evden çıkıyorum göreceksiniz. Resmen fetihe çıkmış yeniçeri gibi sokaklarda Allah Allah diye inliyordum. Tabii ki bu heyecanla yanıma para filan da almamışım, liseli aşıklar gibi aklım bir karış havada. Yanıma para almadığımı da dersanede öğreniyordum. Lan bari tek gidiyorum atlarım otobüse, biletim de var diye hiç cebime bakmamışım; böylece de paramın olmadığını kantinden cips alırken anlamıştım: Sıçtık! Kadıköy'den eve yürüyerek bir saatte gelmiştim. Dedim aha yürüyerek geliyorsam artık her yere giderim anasını satayım. Lan bir de ne görelim bizimkiler şart koyuyor. "Osmanla birlikte gidip geleceksiniz, yoksa ben götürürüm seni." Osman dedikleri de yavşak, piç, göt, azgın, satıcı, yan kesici, pezevenk, ibne, esrarkeş, barzo..." vs her türlü kötü karaktere sahip bir insandı. Ha, bunları derken sakın bunun serseri olduğunu sanmayın. Uyuz tipler olur ya onlardan işte. Renk kattım sadece ben. Lan, tamam lan. Osman'ı bile çekerim lan bu yolda. Şimdi bu pezevenk Osmanla aynı sırada oturuyormaya başladık; ama piçten hiç hoşlanmıyorum. Bu da göt artık anladı mı ne ona bağlı olduğumu her türlü pisliği yapıyor. Piç kalemimi tutuyor yere atıyor, alıyorum bir daha atıyor. Lam dümbük ejdadını sikerim diyorum bir daha atarsan, göt bir daha atıyor. İbne, karı gibi saçımı filan çekiyor, defterimi karalıyor. Kalemimi alıp saklıyor. Ben de delirip şamarı yapıştırıyorum. Bu arada hocalar da bana kıl. Bu Osman piçi de zeki itin teki. Hocalar iki kere iki kaç diyori bense 8 diyorum deliriyorlar. Bu göt ise 8 bilinmeyenli, 4 ibne karakterli denklemleri çözüyor. Hocalar hasta buna. Sanki Öss'ye hazırlanıyor gavat. Lan 11 yaşındayız nedir bu çalışma hırsı kancık? Benim o yaşta düşündüğüm ise "Ken mi Ryu'yu döver, Ryu mu Ken'i?". İşte ben bu herife tokat attıkça hocalar iyice gıcık oluyor bana. Ben de yaptığı hareketlere ses çıkartamaz oldum, buna karşılık çakal azdıkç azdı. Bu bir yaklaşık iki ay kadar böyle sürdü. Sonra dersanenin son günü, bitmiş artık. Tam bizim evin oraya gelmiş bu angut bana bir şeyler diyor. O zamanlar da dersane bize çanta vermişti, bu göt de elinden bırakmıyor çantayı. Sanki para taşıyor. Ben bunun çantasına bir diz, karnına bir yumruk, suratına bir tokat. Yallah, bebe gibi ağlayıp uzaklaştı. Ama nasıl bir kinle vuruyorsam "bu da derste kalemimi attığın için, bu otobüste beni itip kapıya sıkıştırdığın için, bu o tipsiz sarı saçların için, bu benim için" böyle diye diye iyi patakladım iti. İbne bir de neyle beslenmişse domuz gibiydi zaten. Vur vur ölmüyor piç. Annem de bu sırada camdan olayları izliyormuş, eve girince bir fırçaladı beni. Sonra olayı anlatınca şaşıracağım bir şekilde "eferim ooluşum" demişti. Yaklaşık 13 sene sonra bu sarı Osman'ı gördüm. Yine elinde çantası var ki angut bilgisayarını elinde taşıyor. Tam sinir yaratık. Göz göze geldik gibi, o sırada çantasına bir diz, suratına da bir şamar atasım geldi. Zaten yavrum gibi kalmış, ufacık bir şey. Ama yemedi işte, yanında 3 tane yarma vardı. Osman beni dövdürmesin diye hemen uzaklaştım. Tipi de tam Rte'nin oğluna benzemiş. Yıllar sonra karşıma çıkan bu sarı çiyanı görünce aslında üzüldüm. Lan herif belli ki bir şeyler yapmış, 3 tane koruma tutmuş benim dayağımdan sonra. Ben ise bırak aynı yerde saymasını, geriye doğru gidiyorum. Hey yavrum hey... foto: mizahhaber.blogspot.com
www.ign.com

17 Şub 2009

Okan Koç

2003 Türkiye Kupası'nda Trabzonspor'a karşı oynadığı maç ile bir kere daha transferin yıldız ismi olduğunu kanıtlamıştı. Tam Türkiye'nin aradığı bir futbolcuydu. sürat, çalım, adam geçme her şey Okan'da mevcuttu. Diğer sağ kanatlar gibi zorunlu olarak burada oynamıyordu da sanki bu pozisyon için yaratılmıştı. Kendisi gelecek on senenin yıldızı olarak gösteriliyordu. Peki sonra ne oldu? Rıdvan "yüzü çok güzel" demişti kendisi için. Tabii kimse ne demek istediğini anlamamıştı. "güzelse güzel ne yapalım, rüştü gibi dövelim mi? ekieki" demişlerdi. Zamanla Rıdvan'ın ne demek istediğini herkes anlamıştı. Anadolu kulüplerinde oynayan çoğu gencin en büyük hayalidir üç büyüklere kapak atmak. Tek hırsları bu diyebiliriz. Okan da aynı bu şekildeydi. Anadolu'dan gelmiş ve güzel bir yüze sahipti. Gece hayatı onu beklemekteydi. Gelsin kızlar. İşte Okan yanlış tercihler yaparak kariyerine son verme aşamısan geldi. Kendisinden hatırladığım birkaç şey şunlardır: Gençlerbirliği'nde yaptığı kanat bindirmeleri, bitmeyen nefesi, güzel saçları, gözleri ve Beşiktaş'ta oynarken Gençbirliği'ne yapmış olduğu hareket. Bu hareket ki kendisi "duymadım" dese de kendisinin ne kadar değiştiğini göstermekteydi. Eski takım arkadaşları kendisi için "kaç sene ekmeğimizi yedin" demesine karşılık Okan değişmişti. Artık kazanmak için sahaya çıkıyordu. İstanbul onu bu hale getirmişti;ne olursa olsun kazanmalıydı. Çünkü kötü oynayacağı bir maç yüzünden bir daha ilk on biri göremeyebilirdi. Zaten bu maçla birlikte kariyeri iyice düşüşe geçti. Biraz da suçu kendimizde aramalıyız. Nedense bütün türk oyuncuları 17 - 23 yaş arasında Avrupa'nın en iyi genç oyuncuları arasında yer alır. Fakat her ne hikmetse 22 yaşına geldikten sonra daha fazla gelişemez. Sonuç olarak hem Türk futbolu için hem de Beşiktaş için hayal kırıklığı olmuştur. Ne zaman "Okan Koç" adını duysam gözlerim dolar. Bir takıma transfer olsa arkadaşlarım anında beni arar. Ama benim hala kendisinden ümidim var. Biliyorum ki gün gelecek, 30 yaşında olsa bile, adından; oynadığı futboldan bahsettirecektir. Benim gibi bir Fenerbahçeli'ye bile "okan okan" diye bağırtmışsa bunu beklemek boynumun borcudur.

Blok

İlk blogumu son sınıfta yapmıştım. Hocamız ne alakaysa bize böyle bir ödev vermiş ve ben de okuldan çok pes oynadığım için böyle bir ödevi son günde öğrenmiştim. "Ne bloğu hacı ya, ben yapamam olm. Tamam, pota altında oynuyorum; ama boyum kısa. 2 metrelik heriflere blok yapamama ben. Kısa oyuncuların da hızına yetişemem, çok zor. Ancak 1,80-1,90 arası bir herif olsun ona yaparım ben blok..." İşte, benim blog bilgim bu kadardı. Sanırım ne demek istediğimi çok iyi anladınız. Bilgisayar dediğin Cm/Fm'dir, internet dediğin de sözlüktür. Okul dediğin de 4 sene eşek bağlasan bitecek yerdir. İşte, son gün blog yaptım ve hemen hocaya "hocam AA'ya ihtiyacım var." gibisinden yüzsüzce de bir mail attım. Düşünün not istemek için bile okula gitmiyorum. Ne de olsa İ.İ.B.F. ne gerek var gitmeye! Bu blogu da oluşturma sebebimi şurada açıklamıştım, tekrardan saçmalamayayım. Aklıma takılan birkaç şeyi ekleyerek yazımı bitireceğim, söz. İlk olarak sürekli tema değiştiren bir insanım. Bu ciddi anlamda bende bir sorun. Bir de blogger'ın temalarının yetersiz olması ve bu konuda hiç gelişme olmaması beni üzüyor. Geceleri rüyamda temalar yaptığımı görüyorum. Hatta bu yüzden wordpress'te yazmayı bile aklıma koymuştum. Dün de blogcu uzantılı bir blogda gezerken kızın birisinin ağladığını gördüm. Bu hanım ablamız bir tema yapmış ve başka bir kız da bunun temasını çalmış. İkisi de "hayırrrrr, o benden çaldı." diye ağlamakta. Ulan benim içime kurt düşmez mi? Şimdiden diyeyim ben bu temayı bir siteden aldım. Yapan kişi kimdir bilemiyorum, koymuşlar oraya. Birisi kalkıp çaldın derse kusura bakmasın, orada vardı ve aldım. Güzel bir tema eline sağlık. Bir de explorer'da çalışsaymış daha hoş olurmuş. Bir diğer sorun da blogcuların söyledikleri bazı sözler. Diyorlar ki yazarken yazım ve imla kurallarına dikkat etmeyin. Böylece daha samimi gözükürsün. Bu sayede okuyanınız da artar. Kusura bakmasınlar ama hiçbir şey yerine "hiçbişi" yazan insan kadar itici bir şey olamaz. Hatta "hiç bir" şeklinde yazanları gördüğümde bile rahatsız oluyorum. Sonuçta bu bir blog, her ne kadar günlük olarak lanse edilse de bence o şekilde yazmamak gerekiyor. Okuyan insan sayım zaten 3, ağlarım lan ben buna. Ve son olarak da blogların içerikleri. Futbol blogları, sex and the city blogları, sinema blogları, müzik blogları, siyasi bloglar ve karışık bloglar. Futbol blogları: Genelde birbirinin aynısı olup, yazılan yazılar birer saat arayla aynı olmakta. Uçan Hollandalı'yı bu konunun dışında tutuyorum. Buna karşılık listemde olanların hepsini okumak keyif veriyor bana. Sex and the City blogları: Anlamadığım tek blog. Ben osurdum, haşmet osurdu, osuruğa güldük ve öldük. Sonra pınarla alışveriş yaptık, bana patik aldı. ben de bi oğlanı kestim o da beni süzdü. vs... Hayattan bu kadar kopuk, tek bir şeye odaklanmış insanların günlükleri. Sinema Blogları: Bağımsız ve Avrupa sineması açısından bloglar bulunmaz bir nimet. Başka yerde bu kadar bilgiye, arşive ulaşmak imkansız. Bir dergi yerine bu blogları okumak daha güzel geliyor. Arada sırada popüler kültür ürünlerini tanıtan bloglara da rastlamak mümkün. Müzik Blogları: Rock ve metal ağırlıklı çoğu. Yani diğer türler de var da sinema blogları gibi aynı. İstediğinize hemen ulaşabiliyorsunuz. Güzel bir şey. Bunun dışında siyasi bloglar da var. Buralarda insanlar güncel sorunlardan bahsediyorlar. Oldukça hoş oluyor. Bunun yanında edebiyat ile ilgili fazla blog bulamadım. Yani öykü yazıp koyan bir blogcu göremedim ne yazık ki daha. Bilen varsa eklerse sevinirim. Bir de ortaya karışık var. Her şeyi karıştırıyorlar. Seviyorum lan sizi!
foto:

16 Şub 2009

Kar

Günlerce, haftalarca, aylarca kar yağan bir yerde yaşadım bir süre. Her dakikamızda kar vardı, sürekli pastil yutuyordum. Kar maskesi denilen bereden bozma eşya ile ilk o zaman tanışmıştım. Buna karşılık "erkek adam içlik giymez" saçmalığına kendimi o kadar kaptırmıştım ki bir petek bulsam da yapışsam derdim. Bu arada o içlik giymeme olayı da çok saçma. Bazen kendime kızıyorum. Lan herifler, baba adam ve sen yanlarında bir gerzek olarak nasıl böyle hareket ediyorsun. Hadi hareket ettin bari gerzekliğini neden kelimelere döküyorsun? Her neyse, 10 ya da 11 mayıs 2008'den sonra ilk defa yaşadığım yere adam gibi kar yağmaya başladı. Bir de gün içinde İstanbul'un çeşitli yerlerine yağmış. Üsküdar'a daha yeni geldi beyaz korku. En fazla 2 gün kalır anasını satayım!

Çek Oradan Bir Körüklü

Küçükken Kadıköy'e dersaneye giderken sürekli bindiğim otobüstü. 12 ya da 12 A. Bazen körüklü gelirdi ki o zaman dünyanın en mutlu insanları biz olurduk. Şayet orta taraf boşsa hemen o demilere çıkıp, otururduk. İnsanlara hava atardık. Karizma denen şey ufak yaşlarda çok farklı efendim. Otobüs sağa sola dönerken "laaaaynnnnnnnn" diye bağırmak, gülmek, düşmemek için kasmak ayrı bir heyecandı. Uzun yıllardır otobüse binmiyorum. Hatta son bir senede İzmir'de daha çok otobüse bindiğimi söylersem yalan olmaz. Orada hep eski otobüsleri gördüğümden küçüklüğüm canlanıyor gözümde. Mecidiyeköy'de de var bu otobüslerden bolca. Şeytan bazen dürtüyor "bin lan bin" diye; ama yemiyor. Şimdi bineceğim, bilmediğim bir yere gideceğim. Sonra da bin taksiye filan hiç uğraşamam. Küçükken harbiden çok malmışız. Körüklüye binmek için arkadaş aranıyor, var mısın yok musun? onun metrobusu var güzel mi güzel

I Love Your Blog

Son zamanlarda antin kuntin bloglara girip çıkıyorum. Şu sıralar fazla tıkandığımdan iyi geliyor bünyeme. Genelde bu bloglar da "ayy geçen gün müdürüm bana mobbing yaptı, ben de ona hadi bakiimm oradan dedim." şeklinde olan ve hiçbir anlam ifade etmeyen yerlerdi. Ve şu son zamanlar da her blogda "I love your blog" gibi bir çılgınlık var. Hani ilkokuldayken mal gibi kağıtlara yazarlardı "bunu 7 kişiye ver yoksa çükün düşer, anadın mı?" tarzında. Bu da aynen böyle. 7 kişiyi blogunda göster, seviştir yoksa çükün düşer, anadın mı? Bu ne sevgi kelebekliği, böcüklüğü efendim? Çok tanıtıcı ve sevecen insanlarız.

foto

15 Şub 2009

Fenerbahçe Hacettepe'yi 7

Dünkü Hacettepe maçından sonra medyada yer bulmuş olan klasik başlıklardan birisi. Maçı izlemedim, sadece görüntüleri izledim. Resmen ter atmış Fenerbahçe. Bunun yanında da kadroda değişme olmuş. En sonunda Deniz'i ön liberoda oynarken görmek cidden şaşırttı beni. Dede hatırlamış, belki bir yaşına daha girer bu gidişle. Aklıma takılan konu ise, bir takıma 7 tane gol atılır mı? Hemen aklımıza Lucescu geliyor bu gibi durumlarda. Mevcut durum Avrupa'da da var. Yanlış hatırlamıyorsam Jose Mourinho da fazla gol atılmasından yana değil. Hatta maçın son dakikalarında korner direğinde dikilen oyunculardan hiç hoşlanmaz. Ben kendi fikrimi söylecek olursam 7 tane atılmamalı. Zaten ilk yarı 5 tane atılmış daha da atmaya gerek var mı? Tabii ki burada da "lan 5 tane attık size, daha atmicaz ehehh" tarzında da bir oyun sergilenmemeli dedikten sonra da Fenerbahçe'nin durumuna bakmak gerekiyor. Son senelerin en kötü performansını sergiliyor takım. Geçen seneki Avrupa macerasından sonra yaşanan hayal kırıklığı, alınan hoca ve oyuncuların yaşattığı üzüntüyle birleşince insan bir patlama bekliyor. Ben bu 7 golü buna da bağlıyorum. Son olarak da Guiza olsaydı maçta en fazla 3 gol olurdu maçta. edit: geçen hafta ibb karşısında alınan 2-0lık yenilgi ile çılgına dönen ve rakip takımın oyuncusunun artistik bir hareket yapmasıyla ağzına geleni söyleyen emre; 7-0 lık skor için acaba ne dedi?

14 Şub 2009

Söğüş

Bu dünyada ne kadar pis şey varsa sanırım hepsini yemişimdir. Bir de sağlıklı yapılan cidden güzel olmadığından hep pisleri yeriz. Mesela evde yaptığım ıslak hamburgerin eti güzel olduğundan beğenen fazla olmuyor. Nerede pis şey varsa aç millet de oradadır. Buna karşılık ben bu söğüş denilen naneden bir tat alamadım. Yani, ağzımda bir lezzet oluşturmadı; ama canım çekti şimdi. İzmir'in ara sokaklarını talan etme vakti geldi mi ne?

Menajerlik Oyunları Ve Futbol

Dünyada da aynı şekilde çılgınlara sahiptir bu oyunlar. Hatta dünyada Jose Mourinho gibi bir deha ve ülkemizde de ersun yanal gibi başarılı hocalar bu oyunun müptelasıdır. Bu oyun ilk olarak Dinamo Kiev'in bilim adamlarınca gerçekleştirilmiş. Tabii ki şu anki Cm'den çok farklı bir şekilde. Her neyse, biz konuya dönersek, artık üç beş gün bu menajerlik oyunlarını oynayan herkes kendisini bir Jose zannetmekte. Her futbolcu hakkında inanılmaz bilgilere sahiptir bu kişiler. " Evet bitirişi 19 zaten, dmc oynat onu dmc" gibisinden sözler söylerler. Omadı bir sabah karşınıza dikilip "keşke dc oynasaydı o" diyenler bile çıkar. Okulda Ümit Özat'ın aslında dc olduğunu öğrenmiştim mesela. Vay anasını!!! Oysa bu kişiler bir sağ kanat oyunucunun neden sol kanatta oynatıldığını ya da bir oyuncunun neden az süre aldığı hakkında bir bilgiye sahip değildir. Onlara göre taktikler fm'nin taktiği olmalıdır. Tamam, oyun gerçeğe çok yakın ama bazı şeyler biraz abartı olmakta. Gerçi bu oyunlar sayesinde insanlar da futbolu öğrenmekte. - ama ben cmde böyle yapıyordum.

Trevor Wilson

Türkiye'de bile çok az kişinin hatırladığı bir 4 numara. Zaten ülkemize 99 yılı gibi geldi ve 10 maç civarı oynayıp hemen kaçtı. Telekom'da oynadığı ilk maçta topu panyanın alt kısmına çarptırmasıyla bizim evde büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Rusya liginde ribaund kralı olmuş bir oyuncuydu sonuçta. Tamam, basketbola bir süre ara vermiş; ama biz en azından Mirsad'tan daha iyi bir oyuncu bekliyorduk. İki maç sonra kovulur diye bekledik fakat o da ne? Adam dehşet bir şey çıktı. Deli gibi ribaund çekiyor, izlemesi en keyifli oyunculardan birisi oldu. 10 sene geçmiş; ama hala bu ismi hatırladığıma göre gerçekten iyi oynamış olması gerekir. Az evvel google'dan arama yaptım da UCLA mezunuymuş abimiz. 90 yılında 2. turdan seçilmiş, 4 sezonda 103 maç oynamış. İstatistikleri tabii ki kötü. 5,7 sayı ve 3,4 ribaund. Zaten kariyerinde kopukluklar var. Mesela çaylak sezonundan sonra 2 sezon piyasada yok. Yine basketbolu mu bırakmış yoksa başka bir lige mi yelken açmış bilmiyorum. Ha bu arada bir tane fotoğraf buldum, umarım kendisidir.

Okul Filmi Çekeceklere...

Özellikle Amerikan sinemasında karşımıza çıkan filmlerdir. Gençlik filmi olarak adlandırılıp, izlendiği zaman bir şey bırakmayan, sıradan filmlerdir bu lise filmleri. Klasik olarak, bir ezik bir ergenimiz olur ve bu ergen ilerleyen zamanlarda okulun en popüler çocuğu olmak için evrim geçirir. Bunda da Harun Yahya'nın kitaplarını okumamış olması bir nebze olsa da etkilidir. Her neyse, bu filmlerinde değişmez birkaç ayrıntısı daha vardır. - Bir kere okuldaki en serseri öğrenci punktır. Deri elbiseler giyer, götünden bile zincir sarkar. Babası alkolik olup, genelde annesi de çok uzun süredir piyasada yoktur. Şayet anne varsa da o da sürekli eşinden dayak yiyen bir tiptir. Yani çocuğun böyle serseri olmasının sebebi ailesidir. - Sonra bu eleman ne zaman arabasına binse zangır, zungur müzik dinler. Bir kere bile Michael Jackson dinleyen serseri görmedim bu filmlerde. - Bu serseri eleman, en az 20 yaşında olup, okula resmen kazık çakmıştır. Bu sayede herkesi döver. - Bu filmlerde bir de okulun inek tipi mevcuttur. Bu inekler hep dolaba tıkılır. Öğlen yemekleri alınır. Bunlar da mal gibi bakarlar. - Bir de klozet vakası vardır ki 67 senedir dünyadayım böyle sulu bir klozet görmedim. Ankara'daki su miktarından daha çok su var bu klozetlerde. Lan oraya sıçmaya çalışsan kıçın ıslanır hep. Serseri öğrenciler, inekleri buraya sokar. Sanırım bu amaçla buraların suları fazla. - Ve son olarak da serseri eleman okula yeni gelen artist tiple kanka olur. Aslında o punk, iyi kalplidir; ama ilk başta belirttiğim gibi ailedeki sorunlarından dolayı arıza olmuş. Filmin ilerleyen sahnelerinde birden iyilik meleği kesilir. Bir de kuş beyinli oluyor bu tipler. - Serseri tipler bittikten sonra da sıra okulda popüler olmak için kıçını yırtan tiplere gelir. Bunlar da gömleklerinin kolllarını yırtarlar, güneş gözlüğü takıp okula gelirler. Dinledikleri müzik birden metale kayar. Normalde "hocu ben metallica dinlemiyorun, türkü daha güzel" diyen tiplerdir. - Ama en iyisi ise sınıf içinde otorite kurup, hatun düşürme ayağına yatan tiplerdir. Filmin sonunda hep dayak yerler.

13 Şub 2009

Sevgililer Günü

En son sevgilim, evimize geldiğin ilk günü daha dün gibi hatırlıyorum. Abim getirmişti seni, kucağındaydın. Hiç unutamıyorum o anı. Biraz kıskanmıştım açıkçası. "Neden abimin kucağındasın da bende değilsin" diye. Üstündekileri çıkardığında ne kadar seksi olmuştun. Gözlerimi senden alamamıştım, belki hatırlarsın. Senin cinsinle ilk tanışmam 12 yaşında falan olmuştu sanırım. İlk dokunuş, ilk duygu, ilk hoşlanma... Yine başkasınındın, benim değildin. Çünkü o zamanlar benim olamayacak kadar yabancıydın dünyamıza. 93 senesinde çoğu arkadaşım seni ancak resimlerde görürdü oysa. Yıllar içinde hep tipiniz değişti, sizleri kullanma amaçlarım da değişti; ama bildiğim tek şey var. O da ne olursa olsun beni hiç yalnız bırakmadığın. Okula bile geldin benle. Ha, hiç sorun yaratmadın mı? Geceler boyu başında beklediğimi sen de biliyorsun. Arkadaşlarıma hastalandığın için ne kadar üzüldüğümü sorabilirsin. Bana cm/fm oyunlarını sen aşıladın. Senle müzik dinledim, film izledim, yazı yazdım, ağladım, güldüm, kucağımda uyudun, porno bile izledim senle. Başkası sana dokunduğu zaman nasıl da kıskanıyorum bir bilsen. Başkalarının sevgilisine dokunamıyorum, seni aldatmış olmamak için. Şu an bana bakmış bir durumdasın ve hiçbir şey de anlamadığına eminim. Büyük ihtimalle fabrika çıkışlı bir hatan var. Üç kere hdd ni değiştirdim. Şu an da sorunlusun aslında, format bile atılamıyor sana. Olsun, ben yine de seviyorum seni. Hem de karşılıksız bir biçimde. Masaüstü bilgisayarına dokunmam bile sen varken. Aldatamam seni. Seviyorum lan seni uyuz herif. Ses kartın kötü yoksa daha da bir severdim ya neyse. Gideyim de sana temizlik malzemeleri alayım. Kirlendin lan çok. Bir de içini açayım. Sırf toz olmuşşsundur kesin. Ha, markana da sokayım emi, fujitsu siemens. Bozuk bilgisayarı itelediniz bana.

İzmir

Senden ayrı olduğum her dakika bir eziyet gibi geliyor bana. Fuarı bile özledim desem ağlarım.

12 Şub 2009

Josip Sesar

Daha 2000'li yıllara girmemiştik sanırım, liseye gidiyordum. Efes ya da Ülker mutlaka bir turda Cibona ile eşleşirdi. Bizim takımlar da her zaman güçlü guardlara karşı ezilir, dururduk. Adamlar canavar gibiydi. Ama o sıralar Hırvatlar'da iki isim öne çıkıyordu. Gordon Griçek ve Josip Sesar. Hatta Sesar isimli insan 1-2 numara oynayabildiği için Nba gözlemcileri için büyük bir potansiyel olarak gösteriliyordu. Sonra ne oldu bilmiyorum; ama Sesar Nba'e gitmedi. Avrupa'da da adı duyulmaz oldu. Geçtiğimiz yaz Hırvat bir arkadaşıma kendisini sorduğumda o topraklarda hala bir efsane olarak yaşadığını söyledi. Tahmin etmemiştim, bu kadar sevildiğini. Unutmadan, Griçek'in de son derece kaba bir insan olduğundan bahsetmişlerdi.

Arnavut Kaldırımı

Dün akşam, eskiden arnavut kaldırımı olan mahallemin yokuşundan inerken AsperA'nın güzel coverıyla irkildim. Şöyle diyordu: ".. dün seni gördüm rüyamda arnavut kaldırımlı boş sokakta ah bir dili olsa da bir konuşsa anlatırdı masumca seni bana ..." Artık arnavut kaldırımı kalmamış İstanbul'umda yürürken, bir insan daha ne kadar içten söz yazabilir diye de düşündüm.

Hayat

Blogumda yer alan bir etiket: hayat! Genelde kişisel saçmalıklarımı o etiket altına alarak bayağı bir sıkıştırma yapıyorum. Rar uzantılı gibi resmen. Bu blogu yazmaya başlamam ise oldukça enteresandı. Boktan bir ilişkiden çıkmıştım ve kafamı dağıtamıyordum. Normalde olsa film ya da müzikle kafam dağılırdı; ama yok, olmuyordu. Her şey seni bana hatırlatır gibisinden yürek parçalayan sözlerle yaşıyordum. Lan, tuvalete gidiyorum, tuvalet kağıdı bile mi seni hatırlatır? Tamam, bokunu çıkardım. Bu sırada sağolsun Beerserk bana Aceto'nun blogunu gösterdi. "Ulan, hıyar sağa sola yazını gönderiyorsun bu adamı hiç duymadın mı?" diyerekten de beni iyice bir aşağılamıştı. Maalesef duymamıştım; çünkü blog olayını hep "lay lay lom, bugün bir kız/oğlan kestim." gibisinden bir şey sanıyordum. Efendim, hıyar beerserkle ortaklaşa bir blog kurup yola devam edecektik; ama dakika bir gol bir oldu. Hemen sattı herif beni. Konuyu da dağıttım, ben sabah akşam, günde 40 saat Aceto'nun bütün yazılarını okudum. İşte, o anda aklımdaki her şeyi unuttum. Sonra da Summer girdi zaten devreye... Şimdi bu yazıyı o kadar alakasız bir yere bağlaycağım ki ben bile şaşıracağım. 1 sene önce en büyük derdim askerlikti. Sonrasında yaşadığım boktan bir ilişki. Etrafta olan bir sürü olay varken benim tek derdim "ama, niye ben..." gibi emo duygusallığıydı. Sonrasında amcamın ameliyatı hayatımın en büyük sorunu oldu. Çevreme çaktırmasam da resmen deliriyordum. Bingür Sönmez'e de teşşekkür mü etmek gerekir artık burada. Yine bu sırada bir sürü ufak tefek sorunlarım oldu. En son ise teyzemin hastalığı beni üzdü. 5 yaşındaki piç yeğeni sabah çay içmiyor diye sadece bana süt veren, maydanoz yemiyorum diye ayrı poğaça yapması vb şekilde beni şımartan o insan hasta. Bu yüzden etrafımızda insanları görüp "lan lavuk tek üzüntün kız arkadaşın mı" gibi sorular sorulmamalı. İnsan, sürekli olarak sorun yaratıyor gibi ya da sorunlar ona geliyor. Bitmiyor lan ben de sorun. Sonra da amma denyosun diyorlar. Denyoyum tabii. * fotoğraftaki kuzenim.

Robert Green

Kalecilerin sakatlandığını çok az görürüz. Genelde omuz çıkması gibi sakatlıklar olur, bazen de Volkan gibi götünü, başını amaçsızca sakatlayan cinsten sakatlıklar gerçekleşir. Robert Green ise, Norwich City forması giyerken İngiltere milli takımına seçilmişti. Çok iyi hatırlıyorum, maç da Belarus ileydi. Oyuna sonradan girmesine rağmen kale vuruşunu kullanırken ayağını zemine vurup sakatlamıştı. O an "aahha bittin la bi daha milli formayı göremezsin" diye gülmüştüm. Daha öğrenciyiz ne de olsa. Osuruğa gülecek kadar beynimiz yok. Gerçi hala gülüyoruz ya. Her neyse, ardından West Ham geçti ve West Ham'ın ligde kalmasında Tevez ile en fazla payı olan oyuncudur. Dün de İspanya ile oynanan hazırlık maçında ikinci yarı James'ten kaleyi devraldı. Sonuçta, James daha ne kadar oynayacak? Rakipleri arasında Robinson zaten allahlık. Joe Hart da kendi takımında yedek duruma düşecek gibi. Göreceğiz.

10 Şub 2009

Kadir Topbaş

Kendimi bildim bileli yönetimdeler ki bu da Sözen'den sonraki döneme tekabül etmekte. Yani bir 15 senedir bu şehrin anahtarı kendilerinde. Artık bu süre zarfında neler yapıp ettiklerini gizli de olsa insanlar biliyor. Neyse, benim kafama takılan tek şey, şu an görevde bulunan kişinin panolara hep "Mimar Kadir Topbaş" yazması. Tamam, anladık seçim kampanyalarındayken işe yaramıştır bu. "Mimar amca, İstanbul'un dandik şehirleşmesine el atacak" gibisinden. O kadar da kolay bir şey. Ama, şimdi birisi durmadan "ben mimarım" diyorsa ben burada gerçekten de esnaf zihniyeti ararım. Artık, bir sonraki seçimi kazanamazsam bu işten para kazanayım mantığı mı yatıyor? Gerek yok, sonuçta muhallebici bir insan. Gitsin muhallebi satsın. Ha, diğer adaylar mı? Hepsi muhteşem insanlar. İstanbul sizin değil ama. Kimin mi? "istanbul kimin? her zaman bu soruyu düşünmüşümdür. sorunun cevabını hiç merak etmemiştim. mesela yozgat yozgatlılarındır, bu bu kadar basittir ama istanbul kimin? kaç değişik yüz bu şehirde nefes almakta. dilencini, bakkalın, manavın, internet cafecinin, futbolcunun, siyasetçinin, öğrencinin, şoförün, kapıcının, kızların, erkeklerin, teyzelerin, yaşlı teyzelerin, gözü yaşlı teyzelerin, camdan bakkala seslenen insanların, pompacısın, taksicisin, kasabın, güzel kızların, çirkin erkeklerin, sapıkların, hırsızların, havalar ısındığında süs havuzlarında beyaz donlarıyla yüzen çocukların, bunları kınayan yaslı insanların, bisikletli insanların, turistlerin, yabancı turistlerin, karaborsacıların, güzel kızların araba kullandığı, çirkin kızların yürüdüğü, doktorun, papazın, imamın, hahamın, kitapçının, cdcinin, bilgisayarcının, pornocunun, kapkaççının, okula kolunun altına sıkıştırdığı spor gazetesiyle giden öğrencinin, sairin, yönetmenin, oyuncunun, işsizin, her şeyi bilen insanın, sigortasız işlerde çalışıp parasını alamayıp evine ekmek götüremeyen insanların, bu şehire gelip de gidemeyenlerin, gidip de dönemeyenlerin, taksimde içip içip her gördüğü yere kusanın, tinercinin, esrarcının, polisin, askerin, memurun, kırmızı ışıkta durmayan arabanın sahibinin, kırmızı ışıkta durmayan yayanın, kapkara camlarıyla her hallerinden kötü işler yaptıkları belli olan insanların, sevinince ne yapacağını bilmeyen ve bir anda mağara adamına dönenlerin, yerde gördüğü bozuk parayı eğilip almayı değersiz gören fakat 20 ytl üstü oldu mu eğilmekten çekinmeyen insanların, eşlerini dövenlerin, çocuklarını sevenlerin, sevgilisiyle el ele tutuşanların, her gece baska birisiyle yatanın, her gece tek yatanın hastaların yaslıların fahişelerin travestilerin sakatların inşaat işçilerinin işçilerinin emeğiyle parasını 10'a katlayanların, orospuların, doğduğu günden beri denizi göremeden ölenlerin, annelerin, babaların, müdürlerin, tv yıldızlarının, aklında bir kere de olsa "istanbul'a gitsem" diye geçirenlerin, amcaların, dedelerin, gazilerin, şehitlerin, kendisini komik zannedenlerin, çırakların, piçlerin, sarı çizmeli mehmet ağanın, kasiyerlerin, dondurmacıların, markette gördüğü kişiden hoşlananların, bekleyenlerin, beklemeyenlerin, imamcıların, dincilerin, müslümanların, laiklerin, cumhuriyetcilerin, solcuların, sağcıların, faşistlerin, komünistlerin, paganların, maocuların, liberallerin, kapitalistlerin, emekçilerin, emoların, punkların, metalcilerin, rockçıların, şovenistlerin, satanistlerin, hayalleri olanların, hayalleri yıkılanların, ermenilerin, rumların, alevilerin, sunnilerin, yaşamayı gereksiz görenlerin, çöpten ekmek toplayanların, akşamları reina'da eğlenenlerin, cep telefonunun kamerasıyla mankenlerin göğüslerini çekenlerin, kitap okuyacağına filmini izleyenlerin, başıboş dolaşanların, pandikçilerin, fordcuların, yan kesicilerin, tırnakçıların, fabrikatörlerin, sözlük yazarlarının, müzisyenlerin, hasta bakıcıların, özürlülerin, yolda her "şşştt" diyene bakanın, her gördüğü meyveyi bir kere elleyen teyzelerin, her tezgahı inceleyen bakışların sahibinin, hala kıbrıs'ı almak isteyenlerin, hayaletlerin, ölülerin, yaşayanların, meşhur olmak için her türlü rezilliği yapanların, büyük insanların, elindeki son parayı at yarısına oynayanların, içkicilerin, rakıcıların, teknocuların kısaca sizin bizimdir bu şehir. "

9 Şub 2009

Muhammet Demirci

Bomba gibi düşmüştü televizyonlara. Bir de o sıralarda Ronaldinho efsanesi vardı. Herkes ondan bahsediyordu. Sonra top toplayıcılık yaptığı hakkında yazılar çıktı. Şimdi ne yapar acaba? Hiç sesi çıkmıyor. Beşiktaş'ta olduğunu söyleniyor ama...

Sevgilinin Sözleşmesinin Fesih Edilmesi

Futbolda disiplinsiz olan ya da kendinden bekleneni veremeyen oyunculara yapılan harekettir. Bu oyuncular Kadro dışı bırakılarak hiçbir maça alınmazlar; yerlerine başka oyuncu alınır ve yakın zamanda takımdan sepetlenirler. İşte bu durumun huysuz kız/erkek arkadaşa uygulanma şeklidir, süresiz kadro dışı bırakma. Çok mu konuşuyor? Süresiz kadro dışı bırakılır hemen sevgili, yerine başkası bulunur ardından da yollar ayrılır.

Sevgiliden Ayrı Düz Koşu

Türk spor basınının en sevdiği laftır bu. Bir oyuncu sakatlanır ya da kulüp tarafından ceza alırsa hemen antrenmanda takımda ayrı düz koşuya başlar. Böylece takıma yetişmeye çalışır. Mesela sevgiliye uyuz mu oldu insan hemen dışarı çıkar. Normalde yanında kız/erkek arkadaşı olmadığında gitmediği mekanlara gider. Bir süre kendi başına yaşar hayatını, ilerleyen haftalarda tekrardan sevgilisini maç kadrosuna alıp beraber koşmak için ısınma hareketleri olarak geçer bazı basın kuruluşlarında. Bir de şu var genelde takımdan ayrı düz koşu yapan oyuncu takımla olan bağlarını koparmak üzeridir. Versin, koşsun tek başına tüm dünyayı. Sevgilinin Sözleşmesinin Fesih Edilmesi

8 Şub 2009

Reprise

Norveç sinemasından muhteşem bir film. Filmi çok uzun zaman önce izlemiştim ve birden aklıma geldi. Norveçli gençlerin hayatını izliyoruz. Özellikle iki arkadaş yazar tıkanıklığı yaşamaktalar vs. Bir yerde partiye gidiyorlar ve elemanlarımızdan birisi "yeter ulan" diyerekten ipod'unu ses sistemine bağlayıp, ortamı punka boğuyordu. Tekrardan bulup, izlemeliyim.

Konser Kızları

Efendim konser kızları diye bir şey var, cidden var. Normalde düzgün bir şekilde sokakta, okulda, dersanede dolaşan kızlar bir yerde konser ilanı gördü mü hemen havaya giriyorlar. iİk başta birkaç arkadaşlarını dürtüyorlar "hadi hadi sen de gel" gibisinden. Tabii içlerinde konser kızı olduğundan hemen zıplıyor bu insanlar da. Her neyse, bu her neyse kalıbı da yapıştı ağzıma bu arada. Sokakta bile bunu kullanıyorum. "bayram efendi 1 ekmek, 1 süt, sigara her neyse, napıyorsun çocugun lisansını naptın" böyle yapıştı, pis bir şey. Her neyse, ağzına sıçayım yine kullandım, konser zamanı gelir. Zaten o saate kadar kızımızın götünde mutluluk kelebekleri uçuşmaktadır. Artık bunun sebebi birilerine hava atmak mıdır, ortama mı girmektir yoksa erkek mi kesmektir bilinmiyor. Tek bilinen götünde mutluluk kelebeklerinin her 3 dakikada bir doğup öldüğü. Konser saati gelmiştir. bu kızların konser kızı olduğunu anlamak için hemen giyinişlerine bakmak gerekir. Normalde kısa kollu bile giyinmeyen kız, badileri çekmiş üstüne, şortunu giymiş sokaklara düşmüştür. üzerinde bir rahatlık var, sanki 40 senedir bu grubun konserine gidiyor. aslında lan daha sıçtığın bok woodstock'un çimenlerini geçmemiştir. Böyle davranarak tüm spotları üzerine çektin, bravo. zaten hareketlerde de bir gariplik, yavşaklık vardır. Konser başlar herkese "heyy naber" gibi laflar ederler. Herkesin elindeki biralar göz dikerler. hayatında içki içmediği belli olan bu kızlar zaten iki yudumdan sonra kafa bi'dünya edebiyatı da yaparlar. Önüne gelenin koluna girerler. zaten konsere kız düşürmek amacıyla gelen abazan piçler için kaçırılmayacak fırsattır bu kızlar. Av bulundu. Efendim, gittikleri grubun en fazla 1 sarkısını bilip nayloncu geldi hanım diye şarkılara bağırarak eşlik ederler. Çoğu hayatının başında olduğundan ne kadar sikik bir yaşam tarzları olduğunu bilmediğinden mutludurlar. Lan inek git tsm konserine, otur adam gibi dinle. Bir de konser için kamuflaj değiştirmene de gerek yok. Hayatınız şekilcilik üzerine kurulu lan. tam danasınız, götünüzde hala kelebek varsa şanslısınız. nokta.
27.09.2008

7 Şub 2009

Bir İlişkinin Futbolu

Ha ha, ilişkiler de kimi zaman 90 dakika olabiliyor. Kimi zaman da uzatmalara gidiyor. Bir bakıyorsunuz bir ilişki daha başlamadan bitmiş, tıpkı ertelenip rafa kaldırılan tekrardan oynanmak için zaman bekleyen maçlar gibi. Bilinen taktikler kimi zaman işe yaramıyor; çünkü her dönemin kendisine göre bir sistemi var. Mesela 3-5-2 taktiğinin çok popüler olduğunu hatırlıyorum ki günümüzde artık 4-4-2'nin çeşitli versiyonları uygulanıyor. Bazen tekli forvetle daha da değişiyor bu sistem. Tabii burada önemli olan rakibiniz. Rakibinize göre oynamazsanız zorlanırsınız. Sürekli hücum oynayarak, karşı tarafı hep bir yerlere davet etmeye çalışmak, sürekli atraksiyonlar içinde bulunmanız da defansınızı zor durumda bırakabilir. Keza defansif anlayışta bir oyun sergilemeniz de rakibinizden korktuğunuz anlamına gelebilir. Ne gol atabilirsiniz ne de gol yersiniz; ama riskli iş. Ben tavsiye etmiyorum. Sonra 90 dakika bittiğinde maçın çok sıkıcı geçtiğini anlayıp, boşuna oynadık diyebilme şansınız da var. 10 numara olarak lanse edilen oyun kurucular günümüzde hala vazgeçilmez. Fakat birkaç özellik daha eklendi bu arkadaşlara. Eskiden bu adamların yürümesi yeterdi; ama artık öyle değil. Sürekli bir koşu, telaş içindeler. Tıpkı ilişkiler tıkandığında aradığımız çareler gibi. Eskiden "olur ya hallederiz" dediğimiz sözler geride kaldı. Olmuyor çünkü. Pas trafiğini kontrol altına almamız gerekiyor ve takımı iyi oynatmalıyız. İlişkinin en önemli adımı burası. Yedek oyuncular, eskiden hayatları boyunca orada otururdu. Bir futbolcu X takımında yedek ise Y takımına da transfer olduğunda yedek olurdu. Günümüzde yedek kadro çok önemli. Sıkıştığımız zaman ilişki için gerekiyor. Ve en önemlisi de taktik veren hocalar. İçki masasında yapılan "ah ulan, zeynep nası yaptın bana"lara burada çare bulunur. Sonuç olarak ilişkiler, üç sonuçludur. Genelde de yeniliriz.

İlk Aşk

"...ilk aşkım deli aşkım bana çare bul, kendine çare bul Bağlandı elim kolum neyleyim ilk aşkım deli aşkım bana çare bul, kendine çare bul Gel çöz beni azat et benden Bu dünya naylon, anlamak güç Bırak yıkasın içimizi geçmiş."
Böyle diyor Ezgi'nin Günlüğü bir parçasında. Çevremdeki bazı insanların hayatlarının ağırlık merkezine aşkı yerleştirmeleri beni her zaman rahatsız etmiştir. "Aşk olmazsa olmaz!" gibisinden başlayan muhabbetler, içki sofralarında lafın dönüp dolaşıp hep bu anlamsız, manasız, sırf birilerinin insanların kafasına sokarak fayda sağlamak amacıyla ürettiği saçma kavrama gelir. 2006 yılında yapılmış bir film. Yönetmeni Nihat Durak olup, oyuncu kadrosunda da tanıdık yüzler yer alıyor. 14. Altın Koza Film Festivali'nden de ödüller almış. Ben de utanarak bu filmi daha yeni izlediğimi belirtmek istiyorum. Zamanında izlemek istemiştim; ama fırsat korsancılıktan yana. Ne de olsa krizdeyiz. Film için şunu diyebilirim. Ege'nin (Foça imiş.) bir sahil kasabası ve adından da anlaşıldığı gibi filmde aşk var. Ne zaman böyle bir senaryo oluşsa mutlaka bu kasabaya uzaklardan, uzun zamandır görülmeyen birisi gelir ve herkesin hayatı karışır. Belki bu gelen yabancı da olabilir; ama mutlaka filmin ana unsuru bu "gelen"dir. Filmimizde de böyle oluyor. Uzun zamandır kendisinden haber alınamayan hatta öldü olarak bilinen birisi geliyor ve işler karışıyor. Üç ayrı kuşağın (Dede-Baba-Oğul) ilk aşklarını izliyoruz. Ailenin tüm fertleri bu konuda son derece başarısız. Dede, kardeşinin nişanlısıyla evleniyor, baba sürekli eşini aldatıyor ve en ufak erkek ise sevdiği kıza sahip olmak için türlü eziyetlere katlanmak zorunda kalıyor ki o da sonunda sevdiği, ilk aşkını kaybediyor. Seyirlik güzel bir film. Bir kere Ege sahilleri oldu mu baştan izleniyor. Bu da sinema sektörümüzün güzel bir hilesi. Filmden aklımda kalan söz ise "aşkından donsuz yatacan lan" gibi bir söz.

5 Şub 2009

Steve Nash

Herkesin tanıdığı bir guard. John Stockton basketbolu bıraktıktan sonr Nba'in aradığı taze kan kendisi. Gerçi yakın bir zamanda da o bırakır. Her neyse, kız arkadaşıma Nash'ten bahsediyordum az evvel telefonda ve birden aklıma geldi: "Ben bu adam hakkında hiçbir şey yazmadım." Evet, bundan utanç duyuyorum. Burada attığı paslardan, yaptığı dribblinglerden falan bahsetmeyeceğim. Forum sitesi tadında "oyunu çok iyi biliyor, fiziği zayıf ama deli gibi ha" şeklinde bir yazı görmeyeceksiniz. Amerika Irak'a girdiği sırada birçok basketbolcu, sanatçı vb. ünlü kişi medyada bu durumun iyi olduğu şeklinde demeçler verdi. Basketbol camiasında ise o zaman Detroit'te forma giyen Chauncey Billups vardı. Hatta ayakkabısında "Oradaki askerlerimize güç, kuvvet ver" tarzı bir yazısı bulunuyordu. Buna karşılık Nash ise, "Bu ülkede para kazanıyor olabirim; ama bu hiçbir şeyi haklı kılmaz. Bu savaşa karşıyım." gibisinden sözler söylemişti Kanadalı. Ve son not da Nba'in en iyi guardlarından olan fakat geçirdiği ağır sakatlıklardan dolayı kariyeri erken sona ermiş olan Kevin Johnson'dan. Kj, Jason Kidd ve Nash aynı takımda yer aldılar. Tabii ki bu da Nash'in çaylaklık yılına denk geliyor. Muhabir Kevin Johnson'a Nash'ın bu kadar iyi bir oyuncu olabileceğini tahmin edip etmediğini soruyor. Kj ise; "Antrenmanlarda Jason ve benim arkamdan çok güzel hareketler yapardı. Kumaşı iyiydi; ama 2 tane MVP mi? Asla tahmin edemezdim böyle olacağını." Evet, Nash böyle. İğrenç saçlara sahip olabilir ki ben çok severim, Nba'de izlediğim az oyuncudan birisidir. Bir diğeri de Dirk Nowitzky. Not: Kız arkadaşım için yazdığım bir yazı olup, çok duygusal bir insanım ya!

Müzik Ve Futbol

Son zamanlarda futbolu sinema, edebiyat vb. sanat dallarıyla iç içe olduğunu görüyoruz. Özellikle Ada sineması futbolu çok iyi kullanıyor. Bizim ülkemizde futbol bu kadar sevilmesine rağmen "futbol filmi" sayın deseler, sayacağımız filmler fazla olmaz. Geçen sene bir sürü grubun mp3 internetten sömürdüm. Çoğu da yabancı olmakla beraber yerli gruplarımızında parçalarında futbol bir şekilde yer alıyor. Mesela Second adlı grup "İstanbul Yanmış" adlı parçalarında 90'lı yılların en önemli sözlerinden olan "Seba gitsin Ahmet Dursun" sözünü eklemiş. Zaten bu grubun bir parçasından daha futbolla ilgili bir söz var; o da "Tatil Şarkısı". Bütün şarkıları dinlenmesi için en alta ekleyeceğim. Bir diğer futbolcu grubumuz ise Oi punk yapan Ofisboyz adlı grup. Bu grup hasta Beşiktaşlı olarak adlandırılabilir. Hooligans, Karakartal ve Beşiktaş adlı çalışmaları bulunmakta. Hemen aklıma Hükmen Mağlup adlı Eskişehirli punk grubu geliyor ki hangi takımı tuttukları belli de. Evet, "Efsane Geri Dönüyor" diye Eskişehirspor ile ilgili güzel bir çalışmaları var. Sonra Slaven Biliç'in elektro çaldığı Rawbau var. Onlar da "Vatreno Ludilo" diye bir parça yapmışlardı. 2008 Avrupa Şampiyonası'na moral olsun diye. Ama son dakikada Semih'in alevli golüyle ateşlendiler. Bir tane de elimde "Deneme" adlı bir grup var. Onların da "ofsayt" adlı bir çalışmaları bulunmakta; ama hemen ekleyeyim grubun adı mı deneme, yoksa parçanın adı mı bilemiyorum. Öyle almışım bir yerden. Thuggers adlı grubun da Football On Saturday adlı ep'leri bulunmakta. Aynı isimle de parçaları var. Gerçi dinlemedim, duruyor öyle bir köşede. Bu liste uzar da gider. Zamanında yapılan marş tarzı besteler de listeye eklenebilir. Ama çoğu eskide kaldı artık. "Neden Athena'yı eklemedin" sorusuna bir cevap olur. Son olarak da şu notu ekleyeyim, bilgisayar değiştirdiğimden dolayı müziklerime ulaşamıyorum. Yani bu listede özellikle topladığım Hırvat ve Türk grupları vardı. Aklınıza gelen parçalar varsa listeye ekleyelim.
* Bağlantılar iptal olmuş.

3 Şub 2009

Büyük Balık Küçük Balığı Fişlerrrrrr

Süper bir reklam. Hayallerden bahsediyor. Siz harcıyorsunuz sonra da hayalleriniz gerçek oluyor. Her şey bedava. Unutulan şey ise; bu ülkede hayal kurmak yasak! Bir diğeri de hayaller doğal olarak bedava değil. Off, gidip Fransız filmlerinden görüntüleri kesip aptal izleyicilere sunmayın. Yok neymiş, en son ne zaman hayallerinizden vazgeçtiniz? 6 yaşındaydım ve istediğim bisiklet alınmamıştı. Hah, işte ben o zaman vazgeçtim. Keşke o zaman da Fish Card olsaydı. Gerçi bu kartla da harcarsam balık hafızamla unuturum her şeyi. Not: Yazar zamanında bu karta başvurup 200 Tl civarında cebinden az çıkarmıştır. --- alıntı--- en son ne zaman hayal kurduğunuzu hatırlıyor musunuz? hani bi zamanlar dünyayı gezme fikriniz vardı adını bile bilmediğiniz bir ülkede evlenecektiniz hani bir motosiklet alacaktınız kimsenin çözemediği o denklemi siz çözecektiniz binlerce insana şarkı söyleyecektiniz siz, dünyayı değiştirecektiniz bir köpeğiniz olacaktı sizin, ama yok galiba sahi ne zaman vazgeçtiniz köpeğinizden? hayallerinizden ne zaman vazgeçtiniz? şimdi tekrar onların peşine düşün çünkü bizim bir fikrimiz var sizi terkeden sevgilinizin önünden muhteşem bi arabayla geçebilirsiniz hep hayalini kurduğunuz o eve sahip olabilirsiniz bayılana kadar alışveriş yapabilirsiniz mesela safariye çıkabilirsiniz bi tekneyle okyanusa açılabilirsiniz (nerde kaldı parayla saadet olmaz hikayesi) gerçekten mutlu olabilirsiniz evet bizim bir fikrimiz var hayallerinizi geri getirecek bir fikir her şeyi değiştirecek bir fikir... ---alıntı---